

Nuri Bilge Ceylan added one more accolade to his constantly expanding award collection this week when he was named best director for his latest feature, “Three Monkeys", at the second annual Asia-Pacific Screen Awards on Tuesday...
Nuri Bilge Ceylan's interview about 3 Monkeys
kaynak: zaman & nbcfilm.com
Sedef Erken, Türkiye'de menajer olmak ve müzisyen hakları konusunda GONG'un sorularını yanıtladı...
Sedef Erken: Müzisyenler Sendikası KurulmalıSedef Erken, Türkiye'de menajer olmak ve müzisyen hakları konusunda GONG'un sorularını yanıtladı...
Aslında avukatsınız ama çocukluğunuzdan beri müzik hep hayatınızdaydı. Hatta sanırım yedi yıl boyunca da keman eğitimi almışsınız. Neden müzisyen değil de avukat oldunuz?
Çünkü bence her müzikle ilgilenen müzisyen olamıyor, belki de müzisyen doğuluyor ve gerçek anlamda müzisyenlik ciddi bir adanmışlık gerektiriyor. Ben günlük programıma keman çalmanın yanında film izlemek, kitap okumak, spor yapmak ve sokaklarda gezmek gibi pek çok şeyi bir arada sığdırma eğilimindeydim. Bir de okul vardı tabi. Keman çalmayı çok seviyordum ancak hiçbir zaman profesyonelce müzisyen olmayı düşünmedim. Okul müsamerelerinde sahneye itilmişliğim vardır ama sahne arkasını her zaman daha çok sevdim. Yaşadığımız şehre ne zaman bir konser ya da tiyatro gelse çaktırmadan kulise girer, ne olup bittiğini izlerdim. Avukatlık da tamamen kısmet oldu diyebilirim, çok da bilinçli bir karar değildi. Ama genelde ‘sen tam avukat olacak tipsin’ derler bana. Babam çok istemişti, o dönem beni benden daha iyi tanıyormuş sanırım.
Menajerliğe nasıl başladınız?
Anne ve babamın ortak işi beyaz eşya ticaretiydi, evin en büyük çocuğu olarak ben de çocukluğumdan beri işin içindeydim. Elimde senet sepetle bankaya ilk gidişim ilkokul yıllarındadır. Ama ailemiz bir yandan da beni hep sanata yönlendirmiştir. Müzik ve edebiyat benim için büyük tutkulardı. Hayatım boyunca bütün paramı kaset ve kitaplara yatırmışımdır. O yıllarda sanatla ticareti birleştiren bir işin hayalini kurardım, ancak bu mesleğin ne olduğuna dair bir fikrim pek yoktu. Pek çok sanatçı arkadaşım olduğundan sahne arkasını girip çıkmışlığım da çoktu. Hayatın akışı beni 10 yıldır perakende sektöründe kariyer yapma yoluna getirmişti, 1999’da D&R da yöneticilik yaparken müzik sektörünün içine yavaştan girmeye başladım. 2000 yılında Ogün Sanlısoy ve ondan bir süre sonra da Tarkan Gözübüyük’le tanıştım. Bu tanışmalar benim karar sürecimi ciddi şekilde hızlandırdı ve perakende sektöründeki kariyerimi keskin bir kararla aniden bırakıp menajerliğe başladım.
Menajerlik için aslında bir bakıma ‘marka yönetimi’ diyebilir miyiz?
Menajerlik aslında marka yönetimini de içeren daha kapsamlı bir iş . Ancak bunun yanı sıra kariyer yönetimi vasfıyla ciddi şekilde marka yönetiminden ayrılıyor, zira marka yaşayan bir şey değil. Oysa menajerlikte karşınızda insanlar var. Kararlarınız, tavrınız, işinizi yapış biçiminiz o insanın hayatında fark yaratır. Bazen işe büyük hevesle başlamış insanlar hayatında böyle ağır bir sorumluluk istemediği için menajerliği bırakıyor.
Bir yandan da marka yönetimi terimi gelen toplara vurmak yerine oyunu kurmanızı içeren bir yönetim biçimini anlatır. Bütçeniz, hedefiniz, piyasa koşulları gibi değişkenler içinde bir planlama yaparsınız. Kriz yönetimi bu bütünsel hedefin bir parçasıdır ve zor anları kotarmak için kullanılır. Ancak Türkiye’de müzik sektöründe önemli bir bilgi, sistem ve altyapı eksikliği var. Dolayısıyla ses sisteminden sahnesine, sözleşme altyapısından sponsor yaklaşımına kadar her anınız kriz yönetimi yapmakla geçiyor desem yalan olmaz. Strateji, planlama, marka değeri yaratma gibi pek çok etap kriz yönetiminin içinde eriyip gidiyor çoğunlukla. Ayrıca bunu yapabilmek için sektördeki diğer aktörlerin de aynı bakış açısına sahip olması gerekiyor, burada da daha alınacak çok yol olduğu gayet açık. Ben ancak sektördeki jenerasyon değiştikçe gerçek anlamda marka yönetimi yaklaşımının oluşacağını ve gelişeceğini düşünüyorum.
Yurtdışında menajerlik alanında eğitim veren okullar var ama Türkiye’de yok. Önce şunu sorayım;menajer olmayı istemek nasıl bir altyapıya ihtiyaç duyuyor?
Hedefe kilitlenmiş azimli birinin bu işi yapmayı istemesi başlı başına bir temeldir. Ama tabii ki mümkün olduğunca iyi bir eğitim de önemli. Aslında yurtdışındaki okullarda da genelde direkt olarak menajer yetiştirmekten çok müzik sektörüne ait temel bilgileri veren modüller okutuluyor. Yani siz o okulları bitirdiğiniz için menajer olamazsınız. Bir grup ya da müzisyen size güvenip işini teslim ettiğinde menajer olursunuz. Bu yüzden de Dünya’da da çokça örneği olduğu gibi pek çok sanatçının kişisel menajeri ailesinden birileridir. Fakat yurtdışında bu işte bir uzmanlaşma söz konusu. Sanatçıların ayrı ayrı iş menajeri ve kişisel menajeri var. Ve asıl patron iş menajeridir. Bu menajerlerin büyük bir çoğunluğu da aynı zamanda avukat. Yani aslında avukatlık bu iş için iyi bir altyapıdır. Ama maalesef ülkemizde avukatlar bu işe pek bulaşmıyor. Umuyorum ki yakında bu değişecektir.
O zaman eğitim kısmına tekrar gelelim. Varsayalım bahsettiğiniz altyapı mevcut ama bu işin sistemini öğrenecek okul yok. Bu durumda izlenmesi gereken yol nedir?
Bugün için Türkiye’de böyle bir okulun olmaması önemli bir eksiklik. Bir üniversitenin bu konuyu sahiplenmesi için ben bu işe başladığımdan beri bazı çabalar gösteriyorum, umarım yakında sonuç alırız. Yabancı dili olanlar için önemli kaynak kitaplar var. Bunları teorik kısımlar açısından oldukça faydalı buluyorum. Ancak bence okulu olmayan bir işi öğrenmenin en iyi yolu o işi yapmaktır. Bir yerden başlamak lazım. Son 3 yıldır en azından seminerler yaparak bu konuda adımlar atmaya çalışıyorum. Amacım bu çalışmaları daha da yoğunlaştırmak.
Türkiye’de müzisyen olmanın ve gerçek anlamda kariyerini ve hayallerini müzik üzerine kurmanın Türkiye’nin ekonomik ve toplumsal şartlarını göz önüne getirdiğinizde riskli olduğunu düşünüyor musunuz?
Riskten ne anladığımıza bağlı ama sadece Türkiye’de değil Dünya’da da müziğe dair hayallerle yola çıkan bir müzisyenin hiçbir konuda garantisi yoktur. Hatta orada sektör çok daha geniş olduğundan belirli noktalara ulaşmak buraya göre çok daha zor. Ancak bizden farkı orada telif konusu ve diğer hakların çok ciddi koruma altında olması.
Müzikle ilgili hayaller kuracak kadar şanslıysanız yani size böyle bir doğal yetenek bahşedilmişse buna dair riskleri göze alacak kadar da cesaretiniz olması gerekiyor. O hayalin gerçeğe dönüşebilmesi için ön koşulu adanmak. Yani yolda karşınıza çıkacak her zorluğu göze almak.
Ayrıca bugün Türkiye’de ya da Dünya’da risk altında olmayan bir sektör göremiyorum. Müzik yoluna çıkmış hiçbir müzisyen eli boş dönmemiştir, müzik her zaman emeğinizin karşılığını verir ama siz bu karşılığın tümünü paraya çevirmek isterseniz onun her zaman garantisi yok. Ben hep şöyle bakarım. İnsanın hayatta çok net bir seçimi vardır. Ya memur ruhlusundur ya da değilsindir.
Türkiye’de müzik yapan guruplar , yapımcıdan yani: kaba bir tabirle ‘parayı bastırıp’ albümü yapacak olanlardan (plak şirketlerinden) ne kadar bağımsız müziğini yapabiliyor?
Aslında artık para bastıran kalmadığı için bu konu gündemden de çıktı gibi. Artık herkes kendine yatırım yapıyor, dolayısıyla da şirketlerden bağımsız olarak, kendi paralarıyla kaydediyorlar albümlerini. Krizlerin faydalarından biri de bu galiba. Paranın verdiği fazladan cesaret yitirilince herkes doğal yaşam alanına geri dönüyor. Müzik sektöründeki zor dönem en azından buna yaradı diyebiliriz, herkes kendi işine bakıyor artık.
Peki, yurtdışında bu işler nasıl yürüyor?
Yurtdışında oturmuş bir sistem ve altyapı var. Orada herkes zaten kendi işini yapar. Önemli olan her şeye bulaşmak değil kendi işinde bilgi ve tecrübe olarak derinleşmektir.. Profesyonellik de bu bakış açısına dayanır. Ve bu tür konuları halletmesi için de profesyonel prodüktörlerle çalışılır. Burada bazen parayı veren düdüğü çalar mantığı çok sakil bir hal alabiliyor. Orada düdüğü çalma görevi kiminse o çalar. Bence biz yıllardır Nasreddin Hoca’yı yanlış anlamışız.
Türkiye’de bu işi gerçekten profesyonel olarak yapan kaç menajer var?
Sanıyorum sayıca çok fazla değil ama bu biraz da profesyonellik tanımıyla ilgili. Bu kavramlar henüz oturmadı. Profesyonel deyince akla o işten para kazanan herkes akla geliyor. Oysa profesyonel demek uzmanlaşmış demek. Bu anlamda benim tanıdığım menajerler iki elin parmaklarını geçmiyor. Müzik sektörü her ne kadar zor günler geçiriyorsa da üretim tarafında müzisyenler yoğun bir çalışma içinde. Bu üretimi karşılayacak kadar menajer de maalesef yok.
Siz aynı zamanda müzisyen hakları alanında da avukat kimliğinizle uzmansınız. Ben Türkiye’de müzisyen haklarının yeterince önemsenmediğini ve onların bir şekilde hep mağdur ama sessiz kaldığını düşünüyorum. Yanılıyor muyum?
Bu öncelikle müzisyenlerin kendi haklarını ne kadar önemsediği ve onların gelişimine ne kadar katkıda bulunduğuyla ilgili. Bugün bu hakların tümünü koruma anlamında bir sivil toplum birliği maalesef yok.
Örneğin bir müzisyenler sendikası en acil ihtiyaçlardan biri gibi geliyor bana. Çünkü aslına bakarsanız telif yanında özgür üretim, sosyal haklar gibi pek çok başka hakların henüz kanunu olmadığı gibi lafı bile edilmiyor. Bu konular da ancak sendikal bir çalışma yoluyla sağlıklı şekilde gündeme gelebilir.
Sadece telif haklarını korumak maksatlı kurulmuş olan Mesam, MSG gibi meslek birliklerinin genel kurullarına giderseniz binlerce üyesi olan bu kuruluşların 40-50 kişiyle genel kurul yapmak zorunda kaldığını ve yönetim kurullarında çalışmaya hevesli kişiler bulmakta ne kadar zorlandıklarını görürsünüz. Mağduruz demek yerine bu konulara biraz daha ilgi göstermek lazım. Haklar durup dururken kimseye verilmiyor maalesef, uğraşıp almak gerekiyor. Ayrıca işin hukuki boyutunda da adalet sistemimizin çok ağır işlemesi müzisyenlerin de güvenini sarsıyor. Bir haksızlık sebebiyle davacı olan bir müzisyen hakkını yıllarca adliye koridorlarında aramayı haklı olarak istemiyor. Kısaca değişmesi gereken çok şey var ama bu durup dururken olmayacak, katkıda bulunmak lazım.
Müzisyen kendi haklarının korunması için nasıl bir yol izlemeli?
Öncelikle biraz bilgi sahibi olmak ve bilinçli davranmak iyi bir başlangıç olacaktır. Biz milletçe hasta olmadan doktora gitmediğimiz gibi işle ilgili bir sorun yaşamadan da pek avukata gitmeyiz. Tanıdığım çoğu müzisyen telif hakkının ne demek olduğunu neleri kapsadığını bile bilmiyor. Ben her müzisyenin bir avukatı olmalı diyorum. Ayrıca meslek birliklerinin avukatları da müzisyenleri bu konuda aydınlatmak, bilinçlendirmek için çalışıyorlar. Ancak müzisyenler onlara da sorun yaşandıktan sonra başvuruyor. Oysa işi baştan sıkı tutmak lazım. Öncelikle mutlaka meslek birliklerine üye olmak ve çalışmalarını takip etmek gerekir.
Korsan cd ve mp3 indirme sorununa bir menajer hatta bir müzisyen eşi olarak nasıl bakıyorsunuz? Bu durumla mücadelede size göre yapılması gerekenler nedir?
Korsan, ülkedeki kayıt dışı ekonominin bir parçası. Yıllardır müzik üretiminden elde edilen gelirin en büyük kısmı korsan sayesinde kara para olarak birilerinin cebine girdi. Ben korsan satın alan herkesin bunu bildiğini ama bilmezlikten geldiğini düşünüyorum. Buna rağmen hala korsan varsa bu öncelikle dinleyicinin seçimidir. Demek ki Türkiye’de dinleyici buna aldırmıyor. Bilgi olarak herkes bu durumlara vakıf olduğu halde bu bilinç eksikliği yüzünden ülkedeki pek çok sorunumuz gibi bunu da aşamıyoruz. Korsan satın alan herkes buna katkıda bulunduğunu kabul etmek zorunda.
MP3 ise bambaşka bir olgu . Zira düşünün ki korsancılar bile bundan şikayetçi. Çıkıp akşam haberlerinde ‘ mp3 bizim emeğimizi çalıyor’ diyen korsancıya bile rastladık bu ülkede. Adamın korsan deposuna baskın yapılıyor, adam cdleri çuvala dolduran polise ‘ yapmayın abi o bizim emeğimiz’ diyebiliyor. Sanıyorum artık vatandaşlar olarak bizlerin ‘emek’ kavramıyla ilgili bir karar vermemiz gerekiyor. ‘ Emek ‘ nedir, karşılığı kime aittir? Bu eserlerdeki yaratıcı emek o eserin sahibine aittir. Önceki soruda Nasreddin Hoca’yı yanlış anlamışız demiştim ya. O ‘bir şeyi istiyorsan karşılığını ödemeye razı olmalısın demek istemiş’ bence.
Bu bilinç gelişmiş olduğu için yurtdışında mp3 müzik sektörünün yaşadığı krizin bir parçasıyken şimdilerde alternatif çözümü haline gelmiş durumda. Kimi müzisyenlerin bedelsiz olarak dağıttığı eserleri serbestçe dolaşıyor, yasal satışa koymayı tercih edenlerinki ise dinleyici tarafından satın alınıyor. Bizde ise her şeyi serbestçe indirmek söz konusu, işin kötüsü de yadırganacak bir şey olmaktan da çıkmış durumda . İnternetle ilgili en önemli faaliyeti site kapatmak olan bir ülkede bu bizi şaşırtmıyor elbette. Ama bu gidiş nereye kadar. Ülkede müzisyen kalmayana kadar sömürecek miyiz bu kanunsuzluğu ?
Burada yine iş müzisyenlere düşüyor, artık bir baskı grubu haline gelip bu konularda yapıcı çözüm üreten meslek birliklerine destek verilmeli, hükümete devlete sorunları iletme noktasında ‘ biz de varız’ demeliler. Başka çözüm yolu göremiyorum.
kaynak: gong.com.tr
Nesli Çölgeçen "Son Buluşma"yı Saba Tümer'e anlattı
HABERTÜRK'te Saba Tümer'in dün akşamki konuğu Züğürt Ağa ve Selamsız Bandosu gibi Türk sinemasına damga vurmuş filmlere imza atan yönetmen Nesli Çölgeçen'di.
14 Kasım'da vizyona girecek "Son Buluşma"yı anlatan Çölgeçen, Saba Tümer'in sorusu üzerine filme sporsor bulunamadığını açıkladı. İşte izleyenlerin mail ve telefonla destek yağdırdığı o sohbet..
'Son Buluşma'yla ilgili biraz bilgi alabilir miyiz?
Atatürk'ün yaşayan son üç askerinin hikayesini anlatan bir film. Öncelikle şu sorunun cevabını veriyor bize. Bu Kurtuluş Savaşı'nı veren kimlerdi? Nasıl insanlardı? Ve o kuşak nasıl bir kuşaktı? o insanların bütün o insani özelliklerini, kahramanlıklarını, vatan sevgisini, cesaretlerini hepsini görüyoruz ve bunların tamamını da bugünkü yaşamlarından hareketle görüyoruz. Kendileri bir taraftan anlatıyorlar, bir taraftan da çevreleriyle, birbirleriyle girdikleri ilişkilerden anlıyoruz ki, Kurtuluş Savaşı'nı yapan bu insanlar hakikaten çok farklı insanlarmış, o kuşak hakikaten çok farklı bir kuşakmış.
Son Buluşma gerçek sinema türünde bir film. Belgesel yaklaşımı içinde bir film ama içinde belli bir oranda öyküsü de olan bir film. O anlamda biraz etkiliyor insanları. Herhangi bir prova yok. O gazilerle birlikte hep birlikte oturup o anlardan yaptığımız bir film.
Siz bunları ne zaman yapmaya karar verdiniz?
Sinemada şöyle bir şey var. Her yönetmenin neredeyse saplantı haline getirdiği projeler vardır. Yönetmenler bu projeleri fırsat bulduğunda yapmak isterler. Bu proje benim için böyle bir projeydi.
Bir de bunda geç kalmamak lazım. Kaç tane gazimiz kaldı ki...
Yok artık. Bir tane var. Benim yapmayı düşündüğüm drama projesiydi. Bir oyuncu, bir senaryo, bir kurgusal projeydi. bunun üzerinde zaman zaman çalışıyordum, zaman zaman bırakıyordum. Fakat bir türlü bunu realize edecek bir ortam, zaman bulamamıştım. 2005 yılında tekrar bu projeyi gündeme getirdim. Dramasını çekmek üzere yeniden senartyo çalışmalarına, araştırmasına başladım. Sonra çocukluğumdan beri bildiğim, takip ettiğim bir şeydi Kurtuluş Savaşı gazileri. Çünkü bazı arkadaşlarımın Kurtuluş Savaşı gazisi dedeleri vardı. Onlardan çok şey dinlemiştim. Şevket Süreyya Aydemir bizim üst komşumuzdu. Lisede ve fakültenin ilk yıllarındayken sürekli ona ziyarete giderdim. ondan da çok şey dinlerdim. Yani kısacası bu benim hayatımda 'Mutlaka yapmam gereken bir proje' diye hep vardı kafamda. En son 2005 yılına geldiğimizde 'Bu artık yapılmalı' dedim. 'Bunun kurgusuyla uğraşıp vakit kaybetme' dedim, kendi kendime. Yaşayan gerçek kahramanlarımız var ve bunları birer birer kaybediyoruz. 'Gerçek kahramanların peşine düş, önce onları çek, ondan sonra gerekirse, kurgusal olanı yaparsın' dedim. Neredeyse bir sabah kalktım, ekibi topladım, 'Arkadaşlar, çekime gidiyoruz' dedim. Böyle başladık. Gittik, ellerini öptük, yanlarına oturduk. Ve 3 ay boyunca onlarla yaşadık.
Ayrı ayrı yerlerde miydi? Hepsini bir araya getirdiniz mi?
Hayır. Sürekli gidip geldik. Yalnız içlerinden bir tanesi 2005 yılı Zafer Haftası'nda arkadaşlarını ziyerete gidip onlarla vedalaştı.
Var mı o sahne?
Var.
Siz çektikten sonra ikisi daha vefat etti...
Böyle bir 8-10 ay arayla vefat ettiler.
Son kalan 3 kişiyle de siz bu belgeseli yapmış oldunuz.
Bu anlamda da kendimi çok şanslı hissediyorum.
Onların hikayelerinde sizi en çok şaşırtan, etkileyen ne oldu?
Birçok şey tabii ki şaşırttı. Kurtuluş Savaşı'nın mesela inanılmaz bir yoksulluk içinde yapılan bir savaş olduğunu birebir o savaşın içinde, cephede bulunmuş insanlardan duymak hakikaten çok etkileyiciydi. Silahsız bir savaş Kurtuluş Savaşı, 10 kişi bir silahın başında biri şehit olunca o silahı alıyor, öteki şehit olunca öteki...Böyle bir savaş bu ve bu bizim filmimizde var olan kahramanlar bu olayı bilfiil yaşamışlar. İki tanesi zaten yaralanmış da. Bu zaten etkileyici bir şeydi. Ama beni en çok şaşırtan şeylerden bir tanesi üçü de inanılmaz derecede nüktedan, hayata sarılı, kendileriyle barışık, çevreleriyle barışık, doğayla barışık, süreekli espri yapan hatta ve hatta inanılmaz derecede kendileriyle dalga geçen insanlar. İnsanın ister istemez böyle bir beklentisi olmuyor. Çünkü bir kahraman karşınızdaki. Kurtuluş Savaşı gazisi, üstelik de 100 küsür yaşlarını doldurmuşlar. Bu beni önce çok şaşrıttı sonra düşündüm. Dedim, 'Niye şaşırıyorsun? Bu ülek Nasreddin hocaları çıkarmış', yani bu ülke insanı böyle.
Bir de neler yaşamışlar? Savaşları görmüşler, yoklukları götmüşler, kıtlıkları görmüşler. Artık onlar dünyayıi hayatı, insanı kavramışlar. Yani onlar dalga geçmesinler de kim dalga geçsin? Üçü biraraya geldiler dediniz, ne yaptılar, ne konuştular?
Üçü bir araya gelmedi, bir tanesi diğer iki tanesini ziyaret etti.
Hiç birbirlerini tanımıyorlardı değil mi?
Birbirlerini medya aracılığıyla tanıyorlardı. Son dönemlerinde artık iyice birbirleriyle medya aracılığıyla ilişki kurmaya başlamışlar. Gerek yazılı basında gerek görsel basında kendileriyle ilgili çıkan haberleri pür dikkat dinliyor ve izliyorlarmış.
Birbirlerini de 'Ne zaman sıra bana gelecek?' diye de izliyorlardır, değil mi?
Zaten filmde söylüyor onu. Onlar ölümle de dalga geçiyorlardı. Hayırlı yolculuklar, diliyorlardı birbirlerine mesela, o derece. Ermiş gibiydiler. İnanılmaz bir şeydi. Bütün bunlar gerçek haliyle Son Buluşma filminde seyirciyle buluşacak.
Bu filmin bence en büyük özelliklerinden bir tanesi burada çok gerçek, çok inandırıcı bir vatan sevgisi var. Bir fedakarlık var ve bir vefa var. Bu film asla ve asla tekrarı olmayacak bir film. Çünkü bu üç kahraman artık aramızda değil ve benzerleri de yok. Bu anlamda film gerçek sinema filmi olmaktan öteye ikinci bir anlamı var ki, bugüne ve gelecek kuşaklara çok öenmli bir belge. Kurtuluş Savaşı'nın son belgesi olacak, Son Buluşma. Ve bunu çok inanarak, çok isteyerek yaptılar. Daha öncekileri birtakım gazeteciler ziyret etmiş, üniversiteler ilgilenmiş. Aşinaydılar çekimlere fakat bizim farklı bir şey yaptığımızı çok kısa zamanda kavradılar. Ve inanır mısınız, gönüllü biçimde, 'Biz önümüzdeki kuşaklara çok öenmli belge ırakıyoruz' bilinciyle inanılmaz bir eforla filmde görev aldılar, bunu bir görev gibi yaptılar.
Son görevleri de buydu diyebiliriz.
Buydu. bu filmin kendilerini ölümsüzleştireceğini ve Türk toplumuna çok önemli bir mesaj bıraktıklarının bilincindeydiler.
Çok daha değişik bir soru soracağım. Bu filmi çekerken sponsor bulmakta ya da destek bulmakta zorlandınız mı?
Bu film, Kültür Bakanlığı'nın belgesel film yapım desteğini almış bir filmdir. Kültür Bakanlığı'na bu anlamda tabii ki çok teşekkür ederiz. Ama o destek inanılmaz küçük bir destektir.
Yani yol paranızı falan karşılar...
Evet o kadar. Bu film öyle bir destekle çekilecek bir film değildi. Çekim süresi de uzundu, montaj süresi de uzundu. Maliyeti çok yüksek bir filmdi bu. Bu film tamamen bizim kendi kaynaklarımızla gerçekleşti. Hiçbir sponsoru yoktur.
Siz mi araştırmadınız?
Biz araştırdık. Ama bu film sponsorsuz bir filmdir.
Mustafa filmi ile ilgili birtakım tartışmalar oldu ya, sizin de başınıza herhangi bir şey geldi mi?
Hayır. Biz bir arayış içine girdik, bulamadık. Belki de bizim beceriksizliğimizden dolayı. Bu film Türkiye'de sponsor bulamadı.
Peki size gerekçe olarak neyi gösterdiler?
Gerekçe konuşulmadı. Yani bir gerekçe konuşmaya da ihtiyaç yok sanırım. Biz proje aşamasındayken sponsor aramadık. Dediğim gibi ben o sabah 'Arkadaşlar çekime gidiyoruz' dediğimde bu film ortaya çıkmayacaktı. Yani biz zamanla mücadele ettik.
Sizi bir şey dürtmüş değil mi?
Evet. Filmi seyreden bir arkadaş, 'ilahi bir güçseni çağırmış' dedi. Yani şöyle dedi: 'Aslında onlar seni çağırmış' Ben hakikaten kalktım, 'Bunu mutlaka yapmam lazım' dedim, girdim yaptım. Biz filmi bitirdikten sonra sponsor aradık, ama olmadı. Olmaması çok önemli bir şey değil...
Hayır, olmaması tabi ki çok önemli bir şey değil, siz filmi tamamladınız. Gayet güzel bir gişe elde edeceğinden de eminim ben. Bu aralar bu tarz tartışmalar olduğu için, tarihi nitelikte bir belgesel bu. Buna sponsor olmaktan kim, neden çekildi?
Bu bence ciddi bir bilimsel araştırma konusu. Yani bu böyle birkaç lafla...
Yani siz gitiğiniz şirketlerde 'Ben böyle bir şey çektim, sponsor olmak ister misiniz?' mi dediniz? Yoksa izletip de mi böyle bir talepte bulundunuz?
Tabi izlettik.
İzlettirdiğiniz halde gittiğiniz yerlerden 'Hayır' yanıtı mı aldınız?
Evet...Ama bu önemli değil. bu filmin yapılması öncelikle önemli. Şimdi bundan sonra halktır sponsor. Bence sinemada en büyük sponsor halktır. Halk eğer kendi filmine sahip çıkarsa gerisi çok fazla bir şey değil.
Mustafa'yı seyrettiniz mi?
Hayır. Elbette seyredeceğim.
Peki tartışmaları izliyor musunuz?
Maalesef. Bizim işilerin kampanyası vardı, açıkçası ilgilenemedim. Kulaktan dolma şeyler var.
Onlar sponsor bulurken siz bulamıyorsunuz. Peki niye aynı anda vizyona girmedi? Çünkü onlar ilginç bir rüzgar aldılar arkalarına...
Teknik problemlerimiz oldu, parasal problemlerimiz oldu. Bu film birtakım problemlerle ortaya çıktı. Ama çıktı film artık. 50 yıl, 100 yıl kalacak. Bu film babalarımızı, dedelerimizi anlatıyor. bu film aslında bizi anlatıyor. Zaten bir halk filmi bu film. Seyirci gitiği zaman kendini görecek. Kendi babasını kendi dedesini, kendi atalarını, kendi geleneğini görecek. Kendi ilkelerini ,kendi düşüncesini ,kendi yaşamını görecek. Bu görünen şey dünya tarihinde çok önemli bir dönüm noktası olan Kurtuluş Savaşı'nın son temsilcilerinin belgesi olarak kalacak. 50 yıl sonraya da kalacak, 100 yıl sonraya da kalacak. Şöyle düşünün: Teknoloji müsait olsaydı, dünya tarihinde çok önemli bir dönüm noktası olan İstanbul'un fethiyle ilgili sesi ve görüntüsü olan insanların görsel ve işitsel malzemesi olsaydı bugün çok değerli olmaz mıydı? 100 yıl sonra bugün yaptığımız film, Kurtuluş Savaşı'nın kimler tarafından yapıldığını nbizim torunlarımıza gösterecek. Bir de şöyle gösterecek. Kahramanlarımızın Osmanlı olarak doğup Osmanlı olarak büyüyüp Osmanlı olarak gelişip, Osmanlı askeri olan hatta, sonra Cumhuriyet askeri olup Kurtuluş Savaşı'nda bir dönüşümü yaşamışlar. Bu çok önemli bir tarihi belge. Sözlü tarih açısından çok önemli. Osmanlı'yı kapsıyor, Cumhuriyeti de...
Onlarla 2005'te görüştünüz tabi. Ne diyorlardı o zamanki durumlara? Nasıl bir yorumda bulunuyorlardı Türkiye'nin durumuna?
Ben onların ağzından direkt olarak Türkiye ile ilgili çok somut bir yorum duymadım. Ama üçü de inanılmaz derecede ilgiliydi. Gündemi takip ediyorlardı. Üçünden de ortak duyduğum yorum kardeşlikti. Vatan sevgisi ve kardeşlik. Elbette ki bağımsızlık ve özgürlük. Biz bu ülkeyi bağımsızlık için kurtardık, bu savaşı bunun için verdik. Kardeş kalmayı bunun için çok önemsiyorlardı.
Peki bu gazilerimiz içinde Atatürk'le birebir tanışmışlığı olan var mı?
Evet. Gazi Yakup Satar..O çok profesyonel bir asker. 1. Dünya Savaşı'na katılmış. Irak'ta savaşmış bir asker. Kurtuluş Savaşı'nın ilk yıllarında o tür tecrübeli askerler çok az var. Ve o kendi anlatımlarından Atatürk'le yan yana olmuşluğu var.
Onunla ilgili herhangi bir şey anlatıyor mu?
Anlatıyor. Filmde kendi ağzından duyuyoruz.
Gazilerimizi hayatta en çok üzen şey neydi?
Dediğim gibi böyle çok somut, bu anlamda bir şey ağızlarından duymadım. Ama genel anlamda ülkelerinin iyi olmalarını istiyorlardı. Pozitif bakıyorlardı her şeye. Yoksulluk ortadan kalksın, birlik ve beraberlik içinde olalım diyorlardı.
(İzleyici sorusu) Neden Kurutuluş Savaşı'yla ilgili çok kapsamlı film çekildiğini merak ediyorum. Atatürk devrimlerinden bahseden bir filme hem gençlere hem dünyayaya tanıtılmamasını anlayamıyorum. Acaba bu filmle birlikte devamı da gelecek mi? Savaş sırqasındaki hali, duyguları anlatmaya çalışan bir film ortaya koyacak mısınız?
Çok güzel bir soru ama bir çırpıda cevaplanacak bir soru değil. Sektörel nedenler var. Endüstriyel olarak bir altyapınız olması gerekiyor. Böyle filmleri yapabilmek gerekiyor. Hem de çok ciddi bir bütçe gerekiyor.
Saba Tümer: Sponsor yok sayın seyirciler sponsor yok! Deminden beri anlatmaya çalışıyoruz.
Ben bir film yaptım, film konuşulmalı. Benim bir şey söylemem gerekmiyor.
Bu zamanda biraz konuşmakta fayda var gibi geliyor bana. Çünkü karşınızda başka bir film var ve inanılmaz bir PR'la gidiyor. Bence siz de birazcık böyle PR yapın...
(İzleyici yorumu) Sponsor olayı üzücü ama güzel tarafı da var. Sponsorların filme müdahale etme imkanı olmadığından önemsiyorum. Bence böylesi daha iyi olmuş. Zaten Kurtuluş Savaşı da böyle zorluklarla yapılmamaış mıydı?
Teşekkür ederim. Yalnız şunu söylemek isterim bizim sponsor arayışımızdaki ana şeyimiz bu filmi Türk halkına sunmak içindi, yapmak için değildi. Mümkün olduğu kadar büyük kitlelere ulaşmasıydı amaç.